(Satranç Dünyası Sayı: 5 Şubat 1985)
AZİZ NESİN
Satrancı ne kertede bilmediğimi bir olayla
anlatayım. 1967 yılında çolukçocuk Moskova’daydık. Bir otel dairesinde kalıyoruz.
Şimdi biri ABD’de bir üniversitede matematik hocası, biri de Türkiye’de bir
yayınevi sahibi olan iki oğlum, Ali’yle Ahmet, biri onbir, biri on yaşında. Otelde
durmadan yaramazlık yapıyor ve kavga ediyorlar. Anneleri de iyice bunalmış. Ne sustan,
ne durdan anladıkları var. Bir süre olsun susturabilmek için bir kurnazlık
düşündüm; onlara satranç öğretecektim.
Otelin lobisindeki mağazalardan birinden bir satranç
takımı satın aldım, Koydum önlerine;
-
İşte satranç, oynayın!
-
Nasıl oynanır? Diye sordu
Ali.
-
Hah, şimdi tuzağa
düşmüşlerdi.
İyi ama, nasıl oynandığını ben biliyor muydum?
Ne biliyor, ne de bilmiyor sayılırdım. Bütün kağıt oyunlarını (iskambil,
altmışaltı, prafa, poker, otuzbir,
papazkaçtı, briç vb.) tavlayı, beştaş, yeditaş gibi oyunları ve benzerlerini, her
oynayışımda yeniden öğrenmişimdir. Oynarken ancak o sıra oynayacak ve hep yenilecek
denli öğrenir, sonra unuturum. Bu oyunları beş on yılda bir, her oynayışımda
yeniden öğrenmek zorunda kalırım. Neden böyle olduğu çok şaşılası bir şey. Bu
oyunlara önem vermediğimden mi, belleğimin bu yanının zayıflığından mı, yoksa
oyunlarda geçen zamanımı yaşamdan saymadığımdan mı?
Oğullarıma satrancı öğretmeye kalkışırken, en
son otuz yıl önce oynadığım satrançta, piyadelerin ilk kalkışta bir mi iki mi kare
ilerleyeceğini, süvarilerin kaleleri nasıl atladığını, topçunun mu kalenin mi
çapraz yürüdüğünü, vezirin her yana birden nasıl gittiğini zorlukla anımsamaya
çalışıyordum. Her ne olursa olsun, yeryüzünde hiç olmadık bir biçimde satranç
oynamayı öğrettiğim iki oğlum, satranç tahtasının üstüne eğilmiş ve
susmuşlardı.
Az sonra, rahmetli Ekber Babayev geldi. Ali’yle
Ahmet’in ne yaptıklarına baktı, baktı, ne oynadıklarını anlayamadığı için,
-
Siz ne yapıyorsunuz ,
öyle? diye sordu.
Ali,
-
Satranç oynuyoruz... dedi.
-
Allah Allah! Kim öğretti
size?
-
Babam...
-
Babanız size satrancı
tavla oynar gibi öğretmiş.
Babayev gülmekten koltuğa yıkıldı. Sonra
çocuklara, satrancın nasıl oynanacağını öğretti, onlarla satranç oynadı. Ahmet
satranca ilgi göstermedi. Ali’yse tersine, satranca büyük ilgi gösterdi. Birbuçuk
ay kaldığımız Sovvetler Birliği’nde, her gittiğimiz yerde, oynayabileceği kimi
bulduysa onunla satranç oynadı. İstanbul’a dönüşümüzde satranca ilgisi sürdü.
Okuduğu Saint Joseps Lisesi’nin satranç kulübüne girdi. Satranç kitapları okudu,
dersleri aldı, yarışmalara katıldı, küçük başarılar da kazandı.
İşte o zaman oğlumun bu satranç
düşkünlüğünden korkmaya başladım ve onu satrançtan soğutmanın yollarını
araştırdım.
Niçin oğlumun satrançtan uzaklaştırmak
istediğimi yine bir olayla anlatayım. İkinci Dünya Savaşı içinde Trakya’da
çadırlı ordugahtayız. Ben teğmenim. Satranca aşırı düşkün bir generalimiz var.
Emir subayı da çok iyi satranç bilen, olağanüstü gülmece duyarlılığı olan bir
yüzbaşı. General, çok iyi satranç bildiği için mi bu yüzbaşıyı kendine emir
subayı yapmış, yoksa rastlantı mı bu bilemiyorum.
Gece gündüz, çadırda yolda, paydosta molada, nerde
olursak olalım, işten ve görevden her fırsat ve ara buldukça general emir subayını
çağırır, hemen satranç oynarlardı. Çok iyi satranç oyuncusu olan yüzbaşı,
satrancı iyi bilmediğini söylediği generale hep yenilirdi. Bir söyleşimizde generale
neden hep yenildiğini şöyle açıklamıştı:
-Kimileri vardır, satrancı meydan savaşı sanırlar.
Satranç oynamakla, düşman ordusu karşısında strateji uygulamayı bir tutarlar. Ha
satrançta yenmişler, ha düşman ordusunu yenmişler. Yenince, savaşta utku kazanmış
gibi sevinirler. Yenilince de yıkılırlar. Bizim general de böylelerinden.
İşte bu zeki ve gülmece duyarlılığı olan
yüzbaşı, o günlerin zor koşulları altında iyi yürekli generalimizi sevindirmek
için, her satranç oyununda generale bir meydan savaşı kazandırsın diye yenilirdi.
Pek seyrek olarak da, bize önceden söyleyip generali üstüste mat ettiği de olurdu.
Sonraları, satranç oyununu bu general gibi alanları
çok gördüm. İyi satranç oynamayı ve satrançta yenmeyi bir zeka üstünlüğü
sayıyorlardı. Örneğin şöyle düşünüyorlardı: On satranç oyununda yedi kez
yenen, yenilene göre ondayedi daha zekidir.
Oysa böyle bir değerlendirmenin gerçeğe uygun
olduğu kanısında değilim. Bence satrançta on kez yenilenin, yenenden daha zeki olma
olasılığı bile vardır.
Üstün zeka ile iyi satranç oynama arasında doğru
orantı olduğu düşüncesi –ki bence yanlıştı- bende satranca bir tepki
uyandırdı. Zekayı geliştirmek ve zeka alıştırmaları için satranç oynamak
gerektiği düşüncesine karşıyım. Böyle düşünenler içinde, günlerinin uzun
zamanını satranca ayıranlar çoktu.
Matematik kafası olanların her türlü oyuna
aşırı tutkunlukları olduğunu ve alışkanlıklara kolay kapıldıklarını, yaşam
deneyimlerinden –görerek, yaşayarak- biliyordum. Oğlumun, kendisine belli etmeden,
satrançtan uzaklaştırmak değil, satrançdüşkünlüğünden kurtarmaya çalışmamın
nedeni buydu.
Moskova’da Gorki Parkı, çok büyük bir kültür
parkıdır. O parkta aşağı yukarı kırk-elli metre uzunluğunda yanyana konulmuş
masalar gördüm. Yaşlı ve yaşlıca insanlar karşılıklı oturmuş satranç
oynuyorlar, ayaktakiler de oynayanları seyrediyorlardı. Bunlar, emekli olmalıydılar.
Bu görünüm bana, çok görkemli bir boş zamanı değerlendirme izlenimi verdi.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’da da bir kültür
parkı vardır. Orda da, yanyana konulup uzatılmış masalarda, tıpkı Gorki
Parkı’ında olduğu gibi, oynayanlar ve seyirciler vardır. Gorki Parkı’ndakiler,
koyu sessizlik içinde oynar ve seyrederlerken, Erivan Kültür Parkı’ndakilerin
gürültü ve patırtıları, şamataları uzaktan duyuluyordu. Çünkü Gorki
Parkı’ndakiler satranç, Erivan Parkı’ndakiler tavla oynuyorlardı ve üstelik
argosuyla, ağdalı deyimleriyle, tatlı şakaları ve iğnemeleriyleTürkçe olarak...
Ruslar satrançta birkaç dünya şampiyonu
çıkardılar ya... Sanırım, bir Amerikalı dışında, satranç şampiyonlarının
hemen hepsi Rus. İşte bu şampiyonlardan birinin –adını söylerseniz anımsarım-
Moskova TV’sinde oldukça uzun, yaşamından bir belgesel filmini seyrettim. Dünya
satranç şampiyonunun zamanını nasıl geçirdiğini, evini, eşini, çocuğunu,
konuklarını gösteren bir belgesel film... Bi filmi seyredince kendi çocuklarımdan
birinin –soyumdan gelen ya da Vakıf çocuklarımın- dünya satranç şampiyonu
olmasını isteyip istemeyeceğimi düşündüm. Bu soruyu lütfen siz de sorun kendinize.
Sanırım, çoğunuz çok istersiniz böyle bir başarıyı. Ama benim yanıtım:
-Hayır!
Öyleyse bu satranç dergisine bu yazıyı niçin
yazıyorum? Ben satrançtan yana mıyım, satranca karşı mıyım? Bu sorunun yanıtını
da yine bir olayla açıklayayım.
Sanırım, biliyorsunuz, yoksul çocuklar için
kurduğum bir Nesin Vakfı var. Şı sıra Vakıf’ta on çocuğum yaşıyor. Bunlar,
İlkokul üçüncü sınıftan, lise son sınıfa dek öğrenci.
Vakf’ın onbeş dönümlük bahçesinde ikisi kuyu
başında, biri havuz başında, biri de çardak altında olmak üzere betondan yapılma
masalar var. Bu masaların üstüne, Vakıf çocuklarımla birlikte satranç kareleri
boyadık.
Bundan başka, Vakf’ın yedi yapısından büyük
yapının salonlarından biriyle koridorlarından birinin döşemesine yere karolar
döşettik. Bu karolardan dört ayrı yerde satranç oyun yeri yaptık.
Kullandığım cam ilaç şişelerini, teneke ilaç
kutularını atmam, biriktiririm. İşte bu ilaç ambalajlarından satranç piyonları
yaptık. Ambalaj kutularının, şişelerin büyüklüklerine göre, piyadelerimiz,
topçularımız, süvarilerimiz, kalelerimiz , vezirlerimiz, şahlarımız oldu. Bunlarla,
satranç karelerine boyadığımız boyadığımız beton masalarda çocuklarımız
satranç oynayacaklar. Yere döşenmiş satranç karoları için de, tahtadan büyük boy
piyonlar yaptıracağım, orda da satranç oynayacağız.
Oynuyoruz, demiyorum, oynayacağız diyorum hep.
“Kaçmaktan kovalamaya zaman” bulamadığımız için dahaca oynamıyoruz, ama çok
yakında oynayacağız. Ne var ki, bir zamanlar Ali ve Ahmet oğullarıma tavla oynar gibi
öğrettiğim satranca benzemesin diye, Vakıf çocuklarıma satrancı ben
öğretmeyeceğim, bir uzmanı öğretecek.
Peki, sonuç yine de açıkseçik ortaya çıkmadı:
Satrançtan yana mıyım, satranca karşı mıyım?
Biraz daha sürdürelim söyleşimizi. ABD’deki
oğlum Ali’nin bir kızı oldu. Aslı... Torunum, daha on aylık. Ali bana yolladığı
mektuplarda Aslı’ya çok küçük yaşında satranç öğreteceğini yazıyor. Bana da
sık sık, Vakıf çocuklarına satranç öğretmemi salık veriyor.
Ali haklı. Dediği
gibi yapacağım. Vakıf çocuklarım, bu ilkyaz satranç öğrenecekler ve oynayacaklar.
Niçin? Satrançta yenenin daha zeki olduğunu sansınlar diye değil. Satrançta
yenerlerse, düşman ordusunu yendikleri, meydan savaşı kazandıkları sanısına
kapılsınlar diye hiç değil; dünya satraç şampiyonu olmak için günlerinin
üç-beş saatini satranca versinler diye de değil.
Öyleyse niçin?
Satrancın çocuk eğitimine ve önemli bir yeteneğin
gelişmesinde çok büyük bir işlevi ve etkisi olduğuna inanıyorum. Çocukların, hele
günümüzde, en büyük eksikliklerinin, dikkatlerini belli bir konu üzerine uzun bir
süre yoğunlaştıramamaları olduğunu gözlemliyorum. “Hele günümüzde” diyorum,
çünkü günümüzde dikkatleri dağıtacak şeyler gittikçe ve hızla artıyor: Bütün
görsel ve işitsel araçlar, kentlerin patlayan gürültüleri, yaşamın sıklaşan
anlık süprizleri vb. Salt çocuklar değil, toplantılardaki söyleşilerde büyüklere
de dikkat edince görürüz: Belirli bir konu üzerinde, konuyu dağıtmadan, daldan dala
sıçramadan, o konuyu derinlemesine -çok
değil örneğin onbeş dakikacık- konuşabilen insanların sayısı o denli azdır ki...
Oysa zihinsel başarı, ancak belli bir konu üzerinde beyinsel melekelerin yoğunlaşıp
odaklaşmasıyla olabilir ancak. Karanlıkta yüksek voltajlı bir spot lambasının belli
bir yeri aydınlattığı gibi, zihin de bütün gücüyle belirli bir konu üzerinde
odaklaşabilirse ancak o zaman o konu bütünüyle kavranır ve ancak o zaman düşünce
eylemi yetkinlikle gerçekleşir.
Zihni, dolaylara dağıtıp sıçratmadan, belirli bir
konu üstünde odaklaştırma alıştırmasını en iyi gerçekleştirebilecek, bu
alışkanlığı sağlayacak araçların başında, bence satranç geliyor. Zihni
dağınık, belli bir konuya yoğunlaşma alışkanlığı olmayan, uzun süre belli bir
konu üstünde düşünemeyen çocuklara, satranç alışkanlığıyla, bu melekeleri
kazandırabiliriz.
Günün birinde seksen Vakıf çocuğum olduğunda -o günü görmesem bile- içlerinden birinin
şampiyon olmasındansa, sekseninin de iyi düzeyde satranç oyuncusu olmalarını işte
bunun için isterim.
Bir kuralım –hatta yasam- var, söyleyeyim:
“Hiçbir şey kendisi için kendisi olmamalıdır...” Herşey, başka birçok şeyler
içindir, öyle olmalıdır. Bu başka şeyler den biri, en başat olanıdır. Bana göre
satranç da salt satranç için olmamalı, daha başka şeyler için olmalıdır, bu daha
başka şeylerin en başat olanı da, zihni belirli bir konuya odaklaştırma
alışkanlığını kazandırmaktır.
İşte satranç bilmeyen bir yazarın, satranç konusunda bilgisizce ve bilgisizce olduğu için de yüreklice bir söyleşisi...
Bilmem, böyle bir yazının satranç dergisinde
yayımlanması doğru olacak mı?
Nişantaşı
12 Ocak 1984